DüŞüNüYoRuM
28 Haziran 2013 Cuma
İnsan hayatında, tek gerçek vardır o da kalbin hissettiklerini hiçbir süzgeç kullanmadan yazıya dökmektir. Çünkü insan konuşabildiği ya da kadar var olur. Popülist kültür her ne kadar bütün kalbi duyguları erozyona uğratsa da, insan "kendisi" olmayı başararak sevdikleri tarafından "sevilen" ve "saygı duyulan" bir kişilik olmayı amaç edinmelidir.
16 Nisan 2013 Salı
Düşünüyorum
Muhakkak ki insan yaradılış gereği çevresel faktörlerden
oldukça etkilenen bir varlıktır. Örf, adet, kültür, dil, din bu faktörler
arasında başlıca olanlarıdır. Yani bu olgular yaşanılan coğrafyaya göre farklı
algılar oluşturabilir. Mehmet Barlas'ın yazısından yola çıkarak şu örneği
verebilirim. Katoliklerin lideri olan
Papa'nın insanların ayağını yıkaması bir “alçak gönüllülük” göstergesidir. Fakat
bizim coğrafyamızda ise ayak yıkamak “hayranlığın” veya “ezilmişliğin” bir
göstergesidir. Bu yüzdendir ki dünyada olup bitenleri kendi değerlerimize göre
değil, ilgili olayların gerçekleştiği ülkenin veya topluluğun kültürel yapısını
anlamaya çalışarak yorumlamalıyız. Aksi halde gerçekten uzak değerlendirmelerle,
beynimizi ve zamanımızı boşa harcamış oluruz.
Bu parametrelerden yola çıkarak “”ilişkilerimiz”” üzerine
düşünüyorum. Amerikan gençlik filmlerinin ilişki anlayışımızda çok buyuk bir
etkisi olduğuna inanıyorum. O filmlerin yansıttığı izlenim, üniversite
hayatı ile insan hayatına kattığı “güzelliklerdi”. Amerikalı genç
üniversiteye kayıt yaptırır. Evini veya odasını tutar ve hemen karşı cinsle
yatak ilişkisi kurmayı amaçlar ( Kesin yargılarla yazarak belki hata yapıyorum; ama benim izlediğim Amerikan gençlik filmlerinde olaylar hep bu sırayı takip
ediyordu.) Bu faaliyetler bütününe de “sosyalleşme”diyorlar.
Türk genci bu filmleri izledikten sonra o kendisini cezbeden
yaşam tarzını kendi hayatına uygulamaya çalışıyor. Daha sonra o hayal ettiği ve Amerikalıların
adına “sosyalleşme” dedikleri faaliyetleri yaşamak için üniversiteye gitmeyi
amaç ediniyorlar. Bununla da yetinmeyip kendine daha geniş imkanlar sunabilecek
şehirleri arıyorlar. Bu argümanları yerine getirdikten sonrada son olarak karşı
cins ile hayal ettiği olayları gerçekleştirmeye programlıyor kendini. Bu içi
boş hayallerle vakit kaybeden Türk genci üniversite hayatı bitip gerçek hayata
döndüğü zaman psikolojik bunalıma girmesi ve toplum tarafından saygı duyulan
bir birey olamaması kaçınılmaz bir sonuçtur. Çünkü kendini geliştirmek adına
hiçbir şey yapmamış, hiçbir kitap veya makale okumamış, öğretici konferanslara
katılmaktansa kafede vakit geçirmeyi yeğlemiş genç , adına “üniversite hayatı”
dedikleri o rüya bittikten sonra empati duygusundan yoksun , üretemeyen, düz
düşünen ve en önemlisi nerede nasıl konuşacağını bile bilmeyen bir birey olarak
toplumun içine karışmaktadır.. Sonuç olarak kendi kültürüne uygun olmayan
argümanlarla yaşamaya çalışan Türk genci “ değersizliğini” ve “gereksizliğini”
ortaya koymaktadır.
14 Nisan 2013 Pazar
HAYATA DAİR
Gelişen dünya, dönüşen zaman ile bütünleşerek insanları birbirinden uzaklaştırmaya devam ediyor.Bu kahrolası döngünün maalesef ki farkında değiliz. İnsan hayatını kolaylaştıran diye tabir edilen "teknoloji" tehlikenin en büyük göstergesidir.Birde adına "sosyal medya" denilen ki bence insanları birbirinden uzaklaştıran bu zıkkım algı, gitgide hızla büyüyor ve devam ediyor.
Bir örnek vermek isterim. İnsanların ""anı ölümsüzleştirmek" dedikleri fotoğraf kareleri bile artık megapiksellerle ölçülerek iyi ya da kötü olarak adlandırılıyor. Oysa önemli olan görüntünün netliği değil yüreklerin o an nasıl çarptığını görebilmektir. Fakat yürekle ilgilenmek maalesef ki demode oldu. Böylece tüketici toplum her şeyi yiyip bitiriyor. Duygu aktarımını, gözlerdeki gizemi, heyecanı, kalp çarpıntısını... Paylaşım algısı bile artık video, şarkı ve ya fotoğraf olarak değişti. Bu sahte paylaşımlar sonucunda muhabbet kültürünü kaybeden birey sosyal çevresi ile arasındaki gönül bağını koparmış durumdadır.
Her şeyin bir bedelinin olduğunu kabul eden "dünya" şüphe yok ki insanlara verdiği bu zararların bedelini de yok olarak ödeyecektir...
Bir örnek vermek isterim. İnsanların ""anı ölümsüzleştirmek" dedikleri fotoğraf kareleri bile artık megapiksellerle ölçülerek iyi ya da kötü olarak adlandırılıyor. Oysa önemli olan görüntünün netliği değil yüreklerin o an nasıl çarptığını görebilmektir. Fakat yürekle ilgilenmek maalesef ki demode oldu. Böylece tüketici toplum her şeyi yiyip bitiriyor. Duygu aktarımını, gözlerdeki gizemi, heyecanı, kalp çarpıntısını... Paylaşım algısı bile artık video, şarkı ve ya fotoğraf olarak değişti. Bu sahte paylaşımlar sonucunda muhabbet kültürünü kaybeden birey sosyal çevresi ile arasındaki gönül bağını koparmış durumdadır.
Her şeyin bir bedelinin olduğunu kabul eden "dünya" şüphe yok ki insanlara verdiği bu zararların bedelini de yok olarak ödeyecektir...
Etiketler:
hayat,
hayata dair,
paylaşım,
sosyal medya,
teknoloji
Kaydol:
Yorumlar (Atom)